Benim eğitim hikâyem başarıyla başlamadı.
Üç yıllık liseyi beş yılda tamamladım. Lise 1’i üçüncü kez okuduğum yıl, sınıfı Danıştay kararıyla geçtim.
O yıllarda dışarıdan bakıldığında görünen şey basitti:
“Başarısız bir öğrenci.”
Ama bugün geriye dönüp baktığımda o öğrencide başka bir şey görüyorum.
Anlaşılmayı bekleyen, kendisine uygun yolu henüz bulamamış, yaşadığı sonucun kendisini tarif etmesine izin vermemesi gereken bir genç.
Belki de bu yüzden bugün bir öğrenciyle karşılaştığımda ilk baktığım yer notları olmuyor.
Çünkü bir çocuğun belli bir dönemde aldığı sonuç, onun kim olduğunu anlatmaya yetmez.
“Her çocuk bir sonuçtur.”
“Her çocuk bir sonuçtur.” ifadesi benim için bir slogan değildir.
Kendi hayatımda karşılığını gördüğüm bir gerçeğin kısa tarifidir.
Bir öğrencinin ders çalışmaması, başarısız olması, sürekli ertelemesi, öfkelenmesi, içine kapanması ya da kendisinden beklenen performansı gösterememesi bir anda ortaya çıkmaz.
Arkasında yaşadığı ev vardır.
Ailesiyle kurduğu ilişki vardır.
Okulda yaşadıkları, kendisi hakkında duyduğu cümleler, başarısızlıkları, korkuları, arkadaş çevresi, alışkanlıkları ve zaman içerisinde kendisiyle ilgili oluşturduğu düşünceler vardır.
Çocuk karşımıza yalnızca bugünkü davranışıyla gelmez.
Geçmişiyle birlikte gelir.
Başarısız öğrenciden dereceyle mezun bir sosyoloğa
Lisedeki tablo yıllar sonra tamamen değişti.
1998 yılında İnönü Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü dereceyle bitirdim.
İnsan doğru olanı bulduğunda, doğru ilişkiyi kurduğunda ve kendisini başka bir gözle görmeye başladığında geçmişteki sonuçlarının dışına çıkabilir ve tarif edilemeyecek kadar büyük bir haz veren başarılı olma duygusunu yaşayabilir.
Üç yıllık liseyi beş yılda tamamlamış bir öğrencinin daha sonra üniversiteyi dereceyle bitirmesi benim için yalnızca kişisel bir başarı değildir.
Bugün bir öğrenciye bakarken kullandığım bakışın da kaynağıdır.
Bir öğrencinin bugün bulunduğu yer ile yarın ulaşabileceği yer aynı olmak zorunda değildir.
Önce bağ kurmak gerekir
Bir insanın hayatında fiziksel olarak bulunmak kolaydır.
Gerçek anlamda onun hayatında var olabilmek için ise bağ kurmak gerekir.
Bir öğrencinin karşısına geçip ona ne yapması gerektiğini anlatabilirsiniz. Program hazırlayabilir, derslerini takip edebilir, yanlışlarını gösterebilirsiniz.
Fakat öğrenciyle bağ kuramamışsanız bütün bunlar onun dünyasının dışında kalabilir.
Yıllar içinde gördüğüm en temel gerçeklerden biri şu oldu:
Öğrenci kendisinin gerçekten görüldüğünü, dinlendiğini ve anlaşıldığını hissetmeden kalıcı iletişim başlamıyor.
Bu nedenle öğrenciyle çalışmanın ilk adımı benim için hiçbir zaman yalnızca program olmadı.
- Önce ilişki.
- Önce güven.
- Önce bağ.
Yıllar içinde biriken deneyim bir sisteme dönüştü
Yıllar boyunca öğrencilerle yalnızca ders masasının başında karşılaşmadım.
Evlerde, ailelerin yanında, sınav dönemlerinde, başarısızlıklarda, yeniden başlangıçlarda ve gençlerin kendi hayatlarıyla mücadele ettikleri çok farklı dönemlerde yanlarında oldum.
Bir öğrencinin akademik problem gibi görünen sorununun bazen dersle hiç ilgisi olmadığını gördüm.
Bazen aile içindeki iletişimdi.
Bazen telefon kullanımıydı.
Bazen uyku düzeniydi.
Bazen başarısız olmaktan korkmaktı.
Bazen de bir çocuğun yıllarca kendisi hakkında duyduğu cümlelere artık kendisinin de inanmasıydı.
Tek bir yöntem bütün çocuklarda çalışmıyordu.
Çünkü her çocuğun hikâyesi aynı değildi.
Yıllar boyunca biriken bu deneyimler, gözlemler ve çalışmalar zaman içinde bugün “Bireysel Gelişim Sistemi” adını verdiğimiz çalışma anlayışına dönüştü.
Bir öğrenciyi anlamanın beş adımı
Bu çalışma anlayışının temelinde beş ilke var:
1. Dinle
2. Anla
3. Açıkla
4. Tahmin Et
5. Kontrol Et
Dinlemeden anlamak mümkün değildir.
Anlamadan yapılan açıklamanın karşılık bulması zordur.
Bir öğrenciyi yeterince tanıdığınızda, hangi durumda nasıl davranabileceğini tahmin etmeye başlarsınız.
Kontrol ise baskı kurmak değildir.
Alınan kararın ve uygulanan yöntemin öğrencinin hayatında gerçekten karşılık bulup bulmadığını görmektir.
“İlk öğrencim kendim oldum.”
Bugün öğrencilerin karşısına geçtiğimde bunu hiç unutmuyorum.
Bir zamanlar onların oturduğu sırada ben vardım.
Anlaşılmadığım dönemleri, başarısız kabul edildiğim zamanları ve doğru olanı bulduğumda hayatımda nelerin değiştiğini biliyorum.
Bu nedenle bir öğrencinin karşısında önce şu soruyu soruyorum:
“Bu çocuk neden böyle?”
Ardından ikinci soru geliyor:
“Doğru iletişim kurulduğunda bu çocuk nereye ulaşabilir?”
Ali Kış Eğitim ve Psikolojik Danışmanlık’ın bugün taşıdığı anlayış ve “Bireysel Gelişim Sistemi” de bu iki sorunun arasında şekillendi.